
“Bir denge olmalı Vin… Olmak istediklerimiz ile olmamız gerekenler arasında bir denge.”
Güzel günler dilerim Sevgili Meyus Okur
Yine nereden başlayacağımı bilemediğim harika bir ilk üçleme olan serinin sonuna gelmiş bulunmaktayım. Hiç beklemediğim bir ilk finaldi açıkçası. Beni yanlış anlamayın ölümlerden bahsetmiyorum.
Kehanetlerde ‘Çağların Kahramanı’ olacak kişinin bu kadar açıkça gözümüze sokulduğu halde onun kim olabileceğini hiç tahmin edemeyişimden bu şaşkınlık.
Sissoylu serisinin üçüncü kitabı olan ‘Çağların Kahramanı’ aksiyonu bir an bile dinmeyen her bölüm sonunda “oha, oha! Bu ne ulan!” dediğim, ters köşelerin sizi zihnen yere serdiği bir maceraydı.
Despot Lord Hükümdarı sadece tahtından indirmediğimiz sonunda kötü adam kontenjanından da indirdiğimiz, Kelsier’e ise hafifçe kızmadan edemediğimiz bu kitapta Cosmere Evreni’ni oluşturan iki ana güç ‘Harap ve Muhafaza’ nın çarpışmasını, birbirlerini yok etmeye çalışmalarını okuduk.
Tabi burada Sanderson bu güçleri tanrısallaştırmış. Çünkü insanlar garip bir şekilde inanmak için görülebilir, duyulabilir bir tanrı istiyorlar.
Neyse… Muhafaza varlıkları korumayı, yaşatmayı isterken Harap da haliyle onların yok oluşunu izlemek istiyor. Ancak nihayetinde bu ikisinin bir bütün olması gerektiğini kabul etmiyorlar.
İkinci kitabın sonunda Vin’in Miraç Kuyusu’nda serbest bıraktığı gücün Harap olduğunu öğreniyoruz. Üçüncü kitapta ise Harap kendi kontolündeki yaratıkları tek tek ele geçirmeye başlıyor. Dünyanın üzerine hiç olmadığı kadar hızla kül yağıyor ve yok oluş hızlanıyor.
Vin ve Elend ise çete ile birlikte bu yok oluşa bir çare aramaktalar ama ellerindeki bilgi yok denecek kadar az ve Terris’li son sırdaş Sazed de inancını kaybetmiş gibi gözüküyor.
İmparator (selam sana İmparator!) Venture da karısı ile birlikte Luthadel’in etrafındaki şehirleri ele geçirip Lord Hükümdarı’ın yok oluş sırasında halkının saklanması için inşa ettiği mağaralardaki yemek stoğunu ele geçirmeye çalışıyor. Eh tabi artık onun da bir sissoylu olduğunu eklemeyi unutmamalıyız.
Ama hikaye ilerledikçe olayın kaçıp saklanmakla, görmezden gelinmekle çözülemeyeceğini kavrayan kahramanlarımız kalıcı bir çare aramaya girişiyorlar.
Bu noktada iki kilit karakterden bahsetmeden geçemeyeceğim biri Spook diğeri de Marsh. Açıkçası ben Marsh’a çok üzüldüm ama küçücük bir eylemin nasıl büyük sonuçlar doğurabileceğini bize göstermesi açısından kilit bir karakterdi. Spook ise kimsenin beklemediği bir şey yaptı. Gücün cazibesine karşı koydu ve hak edilmiş bir makam ve yetki kazandı.
Oldukça karmaşık gittiğimin farkındayım ancak inanın bana kitap kadar karmaşık değilim. Diğer kitaplarda Allomansi ve Ferusimya hakkında epey şey öğrenmiştik. Bu kitapta ize bizzat Harap’ın yaratıkları olan Kandra, Kolos ve sorgucuları oluşturan ilim Hemalurjiyi öğrendik.
16 sayısının cazibesine kapıldık. Sisin bir dost olduğunu onayladık, diplomasinin bir b*ka yaramadığını tecrübe ettik ve nihayetinde sona geldiğimizde tüylerimizi diken diken eden o final sahnesini içimize sindirmeye çalıştık.
Benim açımdan Vin ve Elend’e veda etmek sandığımdan zor oldu. Çağların Kahramanı’nın gerçeği anladığı andaki şoku ve kabullenişi, dünyayı eski haline getirişi ve hayatta kalanların yeşil rengini ilk kez görüp garipsemesi, çiçeklerin arasında sonsuz uykularına uzanmış İmparator ve İmparatoriçe’nin siyah ve beyazın mükemmel bir uyumu gibi durmaları, hayatın yeniden başlaması ve bütün karakterlerle vedalaşmak beklediğimden daha vurucu oldu.
Fatren “nasıl birer canavara dönüştük?” diye sordu usulca
Elend “olmamız gereken türden canavara”, diye yanıtladı.
Kesinlikle ilk üçleme arasında en sevdiğim kitap bu oldu. Kafa yaktı, düşündürttü ve heyecanlandırdı.
Bizimle kalın, hoşça kalın.