
İyi niyetler mağlubiyetin mezarlığına gömülebilirdi ama aynı sıklıkla galibiyetin bataklığına da saplanıp kalabilirdi.
Güzel günler dilerim Sevgili Meyus Okur
İlk defa okuduğum bir yazar olan Joe Abercrombie ile tanışmak ‘Şeytanlar’ kitabı vesilesi ile oldu. Kitap büyük ve tuğla kitaplardan…adına layık bir şekilde tam 666 sayfa.
Arka kapağında da yazdığı gibi ‘bazen kutsal işler kutsal olmayan eylemler gerektirir’ diyerek yola çıkıyoruz. Dünya tanıyıp bildiğimiz dünya ancak daha farklı bir versiyonu. İtalya’daki kutsal şehir olduğu gibi duruyor ama ülkemiz paramparça olmuş. Üçte biri cehenneme açılan bir gedik tarafından emilip yok olmuş, Anadolu, Ortodoks başkenti Truva olmuş ve Doğu kilisesi elflerle dövüşüp Truva’yı kurmuş. Öncesindeyse ülke Kartacaların elindeymiş.
Yani bizim esamemiz yok. Ancak geri kalan her şey olduğu gibi duruyor! İngilizler, Sırplar, Almanlar da dahil! Ne güzel bir dünya değil mi? Ölü oynatıcılar bile var ama biz yokuz.
Neyse… gelelim kitabın konusuna; Kutsal şehrin çöplüklerinde büyümüş 17’lik sahipsiz bir genç kızın Truva tahtının tek gerçek varisi olduğunu öğrenmesi ile başlayan yolculukta çiçeği burnunda prensese eşlik edecek cemaat Batı Kilisesi’nin yer altında sakladığı şeytanlardan oluşan bir cemaat. Ölümsüz bir şövalye, kibar bir vampir, kibirli bir sihirbaz, kontrol edilemez bir kurt kadın, görünmez olabilen bir elf, elinden her iş gelen eski bir imparatorluk berberi- ki kesinlikle Barcelona’dan sonra istifa etmeliydi- başlarında da korkak bir keşiş olan Diaz Birader….
Kadro tamamlanıp Kutsal Şehir’den Truva’ya doğru yola çıkan ekibimiz, pardon kutsal cemaat yolda başlarına türlü çeşit işler geldikten sonra- buna tahtın bir önceki imparatoriçesinin aç gözlü oğullarının tekrar tekrar varisi öldürmeye çalışması da dahil- hepsi bir şekilde Truva şehrine varmayı başarırlar.
Ancak mesele elbette bununla bitmez. Prenses Alexia için her şey yeni başlamıştır. Aslına bakarsan cemaatin geri kalan üyelerinin hepsi için öyle.
Kitap bittiğinde kitabı beğenip beğenmediğimi anlayamadım açıkçası. Başlangıçta bana her şey çok ruhsuz geldi. Her şey çok robotik ilerliyordu sonra ilerledikçe duygular işin içine girmeye başladı ancak hiçbir karakter güvenilir değildi. Bu yüzden hiçbir zaman onların duygularına da inanmadım. Ama yazar açıkça bir şeyi ısrarla gözümüze sokmuş: Esas şeytanlar insanlardır. Kendisi bir İngiliz olduğu için sık sık Hristiyanlığın tanrısını ve Hristiyan dünyasında kurulan papa-patrik sistemini eleştirmiş.
Kitapta bir diyalog vardı ki- beni çok rahatsız etti. Kitap baştan sonra rahatsız ediciydi aslında ama en çok bu kısımda rahatsız oldum. Karakterler bir noktada kaçmaktan o kadar yorulmuşlardı ki buldukları ilk fırsatta bir ateş yakıp av eti pişirip yerken Diaz Birader bir an yediği etin ne eti olduğunu düşündü. Prenses Alexia ise “insan eti olduklarını öğrensem bile yemekten vazgeçmem.” Diye karşılık verdi.
Bu tarz diyaloglar beni çok rahatsız ediyor. Hele ki günümüzde elimizde batı dünyasının yaptığı pislikler ayan beyan ortadayken böyle bir cümle kurmaya ne gerek vardı. İngilizlerin mizahı böyle deyip geçmek istemediğim kadar tüyler ürpertici bir ayrıntı. Kasıtlı olarak ülkemi parçalayıp kendi hayal dünyasında Katolik- Ortodoks kapışması yazdığını düşünmekten de kendimi alamadım açıkçası. Kısacası yazarın kurgusu beni baştan sona rahatsız etti.
Benim fikirlerim bunlar. Okuyup okumamak size kalmış.
Bizimle kalın, hoşça kalın.